Şifre Sıfırlama

Denetleyici ve Düzenleyici Sistem, Duyu Organları .

Sinir Sisteminin Yapısı

Yaşayan her canlının vücudunu veya başka bir deyişle iç ortamını dış etkenlere karşı değişmeyecek şekilde tutulmasına homeostazi denilmektedir. Homoestazinin sağlanması canlılığın devamı için çok önemlidir. Homoestazinin sağlanmasında sinir sistemi ve endokrin sistemi birlikte çalışır.

  • Endokrin sistemi kana hormon salgılayarak yavaş ve uzun süreli bir kontrol oluşmasını sağlar. Endokrin sistemi hayvanlarda bulunduğu gibi bitkilerde de bulunur.
  • Sinir sistemi elektriksel iletim sayesinde hızlı ve kısa süreli bir kontrol oluşmasını sağlar. Sinir sistemi sadece hayvanlarda bulunur.

Homoestazinin etkili bir şekilde sağlanması için yukarıdaki iş bölümü etkili ve gerektiği kadar yapılmalıdır. Endokrin ve sinir sistemine bu yüzden denetleyici ve düzenleyici sistem de denilmektedir.

Sinir Hücresi: Nöron

Sinir sistemi nöron adı verilen sinir hücrelerinden oluşmaktadır. Nöronlar vücudumuzu saran bir ağ gibidir. Uyarıların algılanmasını ve iletilmesini sağlar.

Canlıda hücre veya sistem düzeyinde davranış değişikliğine sebep olan her türlü duruma uyarı denir. Uyarı sonucu sinir hücrelerinde meydana gelen her türlü elektrokimyasal değişime implus denir.

Nöronun Yapısı

Embriyonik dönem sonucunda gelişimini tamamlayan nöronlar bölünme yeteneğini kaybeder, yani embriyonik dönemden sonra bölünerek çoğalamaz. Sinir hücresinin hücre zarının nörolemma, sitoplazmasına nöroplazma denir. Sinir hücre yapısı üç alt kısımda incelenir:

  • hücre gövdesi
  • dendritler
  • akson
  • Hücre Gövdesi

Nöronlarda hücre gövdesi yapısında; çekirdek, golgi, bol sayıda mitokondri ve granüllü endoplazmik retikulum bulundurur. Hücre gövdesinde sentrozom bulunmaz. Ayrıca hücre gövdesinde hücre iskeletini oluşturan nörofibriller vardır. Hücre gövdesinden dendrit uzantıları ve akson çıkışı gözlemlenir.

Dendritler

Dendritler hücre gövdesinden çıkan uyarı toplayan bölüme denilmektedir. Aksonlara göre boyca kısa ve ince olmakla birlikte nöronda çok sayıda dendrit bulunur. Dendritlerin çok sayıda olması nöronun diğer çok sayıda başka nöronlardan veri almasını sağlar.

Akson

Hücre gövdesinden çıkan, uzun, kalın olan uzantıdır. Akson için gerekli maddeler hücre gövdesinde sentezlenir. Üzerinde etrafını bir kılıf gibi saran schwann (şıvan) hücreleri vardır. Bu hücreler aksonu sararak besler, korur, onarır. Aksonların görevi nöron tarafından üretilen impulsun transferini sağlamaktır.

Bazı sinir hücrelerinde schwann hücreleri miyelin maddesini üretir. Miyelin kılıf yağ ve proteinden oluşan bir yapıdır ve nöronların impuls iletim hızını ciddi ölçülerde (genelde 10 kat) artmasını sağlar. Miyelin kılıf akson boyunca kesintiye uğrayarak boğumlanır. Bu boğumlara ranvier boğumu denilir.

Akson uçları birden fazla hücreye aynı anda iletim sağlanması amacıyla birden fazla sinaptik uç ile sonlanır.

Nöron Çeşitleri

Nöronlar duyu (getirici) nöronlar, ara (bağlantı) nöronları ve motor (götürücü) nöronlar olmak üzere üç sınıfta sınıflandırılır.

Duyu (Getirici) Nöronlar

İç organlardan veya duyu organlarından alınan bilgiyi merkezi sinir sistemine (örneğin beyne) getiren nöronlar bu sınıfta incelenir. Duyu nöronlarında dentrit yoktur, sadece akson bulunur. Duyu nöronlarına getirici nöronlar da denilmektedir.

Ara (Bağlantı) Nöronlar

Merkezi sinir sisteminde bulunan nörondur. Ara nöronlar, duyu nöronlarının beyne getirdiği bilgiyi işler, anlamlandırır, oluşturduğu yanıtı motor nörona iletir. Ara nöronlar insanda tüm nöronların yaklaşık %99’unu oluşturur. Bir işin karmaşıklığına göre o iş için kullanılan ara nöron sayısı değişir. Karmaşık işlerde kullanılan ara nöron sayısının artması, yapılan işin uzun sürmesine neden olur.

Motor (Götürücü) Nöronlar

Merkezi sinir sisteminden aldığı bilgiyi hedef organa veya dokuya ileten nöronlara motor nöronlar denir. Motor nöronlara götürücü nöronlar da denilmektedir.

 

İmpuls Oluşumu ve İletimi

İmpulsun oluşması için hücrenin içi ve dışı arasındaki elektrik farkı kullanılır. Basit düzeyde bu durum şu şekilde açıklanabilir: Hücrelerin içerisinde veya dışarısında katyon ve anyon barındıracak şekilde iyonlar bulunur. Bu iyonların farklı elektriksel yükleri vardır ve hücreler bu elektrik yükü farkını elektriksel potansiyel olarak kullanabilir. Potansiyel fark sayesinde bir yönden enerji harcanmadan madde geçişi olurken tam tersi yönden aktif taşımayla (yani enerji harcanarak) madde geçişi sağlanır.

İmpulsun oluşması yukarıdaki prensibi kullanır ve bunu sodyum-potasyum pompası olarak isimlendirilir. Sodyum potasyum pompasının impuls iletimine etkisi şu şekilde gözlemlenir:

Polarizasyon: Dinlenme durumunda yani herhangi bir uyartı göndermeyen bir sinir hücresi zarının yapısı; hücre dışı “+” ve hücre içi “-” olacak şekilde bir potansiyel farka sahiptir. Bu fark sodyum-potasyum pompası sayesinde korunmaktadır. Bu duruma polarizasyon evresi denir. Polarizasyon evresinde yapının korunması için aktif taşıma yapılır, yani enerji harcanır.

Depolarizasyon: Hücre zarının akson kısmında bulunan kısımları elektriksel değişime duyarlı voltaj kapılı iyon kanalları bulunmaktadır. Bu kanallar sayesinde gerekli şartları sağlayan uyartılar yakalanabilir. Yakalanan uyartı sayesinde hücre zarındaki sodyum-potasyum pompası kısa süreli bozuluma uğrar ve kutuplaşma denizdeki dalgalara benzeyen bir yapıda akson boyunca ilerlemeye başlar. Bu evreye depolarizasyon denir. Depolarizasyon evresi pasif taşıma ile gerçekleşir.

Repolarizasyon: Hücrenin tekrar impuls iletebilmesi için hücre zarındaki elektriksel durumun tekrar ilk haline dönmesine repolarizasyon denir. Repolarizasyon evresinde yapının eski haline dönmesi için aktif taşıma yapılır, yani enerji harcanır.

Ya Hep Ya Hiç Kuralı ve Eşik Değer

Nöronda impuls oluşmasını sağlayan en düşük uyarı şiddetine eşik değer denir. Nöronlar eşik değerinin altındaki uyarılara tepki vermez; eşik değere eşit veya eşik değerden yüksek uyarılara ise tüm gücüyle cevap verir. Bu duruma ya hep ya hiç kuralı denilmektedir.

Sinir hücresinde impuls oluşabilmesi için; sinir hücrelerinin eşik değeri geçen bir uyartıyla uyarılması gerekmektedir. Eşik değeri geçen her bir uyartı için sinir hücresi maksimum tepki verir; uyartı şiddetinin artması, impuls şiddetinin artması anlamına gelmemektedir.

  • Nöronlarda uyartının iletim yönü her zaman;
    “Dendrit –> Hücre Gövdesi –> Akson –> Sinaps –> Dendirt (diğer sinir h.)“
    yönündedir.
  • Uyartının taşınması her zaman;
    “Uyartı -> Duyu Nöronları -> Merkezi S. Sistemi -> Motor Nöronlar -> Tepki”
    şeklindedir.
NOT: Ya hep ya hiç kuralı tek sinir telinden oluşan sistemlerde, kas telinde ve kalpteki nöronlarda yukarıdaki şekildeki gibi çalışmaktadır. Ancak çok fazla sinir ve kas sisteminin birlikte çalıştığı sistemlerde (örneğin kas liflerinde) ya hep ya hiç kuralına uyulmamakta ve impuls şiddeti değişebilmektedir.

Sinapslarda İmpuls İletimi

Aksonların sinaptik ucu başka bir nöronun gövdesine bağlantı yapar ve bu bağlantılara sinaps denilmektedir. Sinapslardan salgılanan nörotransmitter maddelerle iki nöron arasındaki iletişim sağlanır.

Sinapslarda seçici direnç durumu söz konusudur. Yani sinapslara gelen her impuls nörona iletilmez. Bu sayede vücudun her impulsa tepki vermemesi bu sayede de yorulmaması sağlanır. Akson ucundan salgılanan nörotransmitter maddeler, impulsun geçişini engelliyorsa durdurucu sinaps; iletimi kolaylaştırıyorsa kolaylaştırıcı sinaps adını alır. Görevi biten nörotransmitter maddeler hidroliz edilerek parçalanır veya geri emilim sayesinde ortamdan uzaklaştırılır.

İnsanda Sinir Sistemi

İnsanda bulunan sinir sistemi üzerine kapsamlı araştırmalar ve detaylı tersine mühendislik çalışmaları yapılmaktadır. Vücut içerisindeki sinir ağının karmaşıklığı ve çok sayıda akson uçlarının birden fazla nöron ile bağlantıya izin vermesi araştırmacıların yavaş ilerleme sağlamasına neden olmaktadır. Sinir sistemi çevresel ve merkezi sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır.

Merkezi Sinir Sistemi

Merkezi sinir sistemi ara nöronlar ve motor nöronların hücre gövdelerinden oluşur. Merkezi sinir sistemini beyin ve omurilik olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bu iki yapı birlikte sıkı bir uyum içerisinde merkezi sinir sistemini oluşturur.

Merkezi Sinir Sistemi Zar Yapısı

  • Beyin ve omurilik üç zar katmanıyla korunmaktadır. Bu zarlar dıştan içe doğru; sert zar, örümceksi zar ve ince zar olmak üzere isimlendirilir. Örümceksi zar, sert zar ile ince zar arasında bağ dokudan oluşur.
  • Örümceksi zar ile ince zar arasında beyin omurilik sıvısı (BOS) bulunur. Beyin omurilik sıvısı, merkezi sinir sisteminin iyon dengesini kontrol eder; beyni basınca ve travmaya karşı korur.
  • İnce zar, beyin kıvrımları arasında dolaşır ve yapısında bolca bulunan kan damarları sayesinde beyin ve omuriliğin glikoz ve oksijen ihtiyacını karşılar.

Beyin

Sinir sisteminin ana merkezi olan beyinde yaklaşık 100 milyar nöron bulunmaktadır. İnsanlarda ortalama 1.3-1.5 kg ağırlığındadır. Yapısındaki sert zar kafatası kemiklerine yapışıktır. Bu sayede beyin dış etkilerden daha iyi korunur.

NOT: Beyin büyüklüğünün zeka ile bağlantılı olmadığı yapılan araştırmalarla bulunmuştur. Zekanın, beyin kıvrımlarına, sinaps sayısına, beyin-omurilik sıvısı yoğunluğuna vb. faktörlere göre oluştuğu düşünülmektedir, ancak herhangi bir kanıt henüz keşfedilmemiştir.
NOT: Embriyoda ilk önce omurilik oluşumu gözlenir. Bu nedenle hareket, duyu, beslenme gibi çeşitli faaliyetler önce omurilik tarafından kontrol edilir. Gelişim ilerledikçe faaliyetler beynin kontrolüne geçer.

İnsan beyni ön, orta ve arka beyin olmak üzere üç bölümde incelenir.

Ön Beyin

Ön beyin iki bölgeye ayrılır: uç beyin ve ara beyin.

Uç beyin

  • Beynin sağ ve sol olan iki yarım küresini kapsar ve en dış kısmında bulunur.
  • Beyin yarım kürelerinin enine kesitinde dış kısım nöron gövdelerini içerdiğinden boz (gri), iç kısım miyelin kılıflı aksonları bulundurduğundan ak (beyaz) görünür.
  • Frontal (ön), paryetal (yan), oksipital (arka), temporal (şakak), loplara sahiptir. Bu loplar beynin her iki yarım küresinde de bulunur
  • Sol yarım küre büyük ölçüde vücudun sağ tarafından gelen uyarıları alır ve kontrol eder. Sağ yarım küre ise büyük ölçüde vücudun sol tarafını kontrol eder.
  • Bu bölge birçok girinti-çıkıntıya sahiptir ve korteks tabakası (beyin kabuğu) olarak da adlandırılır. İnsanda ortalama 12-14 milyar adet sinir hücresinin 9 milyarı korteks tabakasında bulunur.
  • Kortekste iki yarım kürenin birbiriyle haberleşmesini corpus callosum (sinir ağı demeti) sağlar.
  • Uyarıların en son geldiği ve değerlendirildiği yerdir.
  • İstemli hareketler, öğrenme, akıl yürütme, iradeyi kullanma, hafıza, düşünce ve hislerin oluşması için impusları alır.
  • Beynin ön lobu ile yan lobunu ayıran girintiye Rolando yarığı denir. Rolando yarığının ön kısmında motor nöronlar, arka kısmında ise duyu nöronları bulunur.

Ara Beyin

Ara beyin, talamus, hipotalamus ve epitalamustan oluşur.

Talamus

  • Koku dışındaki diğer duyu organlarından gelen impusların sınıflandırıldığı ve ilgili merkezlere iletildiği yerdir.
  • Duyu organlarından alınan verileri, beyin kabuğuna iletir.
  • Talamus veya uç beyinden herhangi birinin hasara uğraması düzgün ve anlaşılır konuşmayı tümden veya göreceli olarak bozar.
  • Uyku sırasında talamus ve beyin kabuğu işlevsiz kalır.

Hipotalamus

  • Homeostatik düzenleme için beynin en önemli bölgelerinden biridir.
  • Vücudun biyolojik saatini düzenler. Vücut ısısını ayarlar. Bu nedenle vücudun termostatı gibi görev yapar.
  • Yapısında bulunan hipofiz bezini kontrol eder. Hipofiz bezi de endokrin (hormon) sistemini kontrol eder.
  • Açlık, susama, cinsel davranışlar, savaş-kaç tepkisi, kan basıncı, kalp atış hızı, vücut sıcaklığı, iştah ve uyku düzeni gibi faaliyetlerle insanı hayatta tutar.
  • Hipotalamus işlevi yok olursa sürekli uyku durumu gözlemlenir. Çay ve kahvedeki kafein ön loblardaki nöronları aktif tutarak uykuyu kaçırır.

Epitalamus

  • Epifiz bezini içerir. Epifiz bezinden melatonin hormonu salgılanır.

Orta Beyin

Ponsun üzerinde beyincik ile ara beyin arasındaki bölüme orta beyin denir. Görme ve işitme duyularının refleks merkezidir. Cismin görüntüsü tam belirmeden başın görüntü yönüne doğru çevrilmesi, parlak ışıkta göz bebeğinin küçülmesi, az ışıkta büyümesi gibi görme reflekslerinin merkezidir. Kas tonusu olarak adlandırılan kasların hafif şekilde kasılı kalmasını sağlayan merkez de orta beyinde bulunur.

Arka Beyin

Omurilik ile orta beynin birleşme bölgesinde yer alan, birçok nöronun geçiş yollarının bulunduğu yerdir. Arka beyin üç kısımda incelenir: beyincik, omurilik soğanı ve pons.

Pons

  • Kalın lif demetlerinden oluşan orta beyin ile omurilik soğanı arasında bulunan yapıdır.
  • Pons, tüm vücudun kullanıldığı hareketlerin gerçekleştirilmesinde omurilik soğanıyla eş güdümlü çalışır.

Beyincik

  • Vücudun denge merkezidir. Bunun için iç kulaktaki yarım daire kanallarından ve gözden gelen verileri değerlendirir.
  • Kas hareketlerinin ritmik, planlı ve düzenli gerçekleşmesinden sorumludur.
  • Beyincik büyüklüğü kas faaliyeti ile doğru orantılıdır.

Omurilik soğanı

  • Soluk alıp vermek, kalp atışı, nabız, dolaşım, boşaltım vb. gibi hayati fonksiyonların merkezidir.
  • İç organları harekete geçiren çiğneme, yutkunma, kusma, öksürme, hapşırma, nefes alma gibi otomatik gerçekleşen homeostatik olayları kontrol eder. Vücut içi refleks kontrolünde görev yapar.
  • Omurilik soğanı şiddetli darbe alırsa bilinç ve refleks kaybı yaşanır. Hatta solunum ve kalp durabilir

Omurilik

Sırtta omurganın içerisinde yaklaşık 45-50 cm uzunluğa sahip olan sinir kordonuna omurilik denir. Omurilik yapısının en dışında omurga kemikleri bulunur. Omurilikte beyinde olduğu gibi sert zar, örümceksi zar, BOS sıvısı, ince zar, omuriliğin ak maddesi, omuriliğin boz maddesi ve en içte BOS sıvısı ile dolu olan omurilik kanalı bulunur.

Omurilik refleks tepkilerinden sorumlu olunan bölgedir. Uyarılara karşı istemsiz ve aniden oluşturulan tepkilere refleks denir. Refleksler çoğunlukla istemli kontrol edilemez. Refleks olaylarının omurilikten yönetilmesi hareketin beyne iletileceği ve değerlendirileceği süreyi kısaltarak canlılar için dış uyarılara hızlı tepki vermeyi sağlar. Omurilikte refleks oluşurken impulsun izlediği yola refleks yayı denir.

Beynin omurilikteki refleksleri bilinçli bir şekilde baskılaması da mümkündür. Örneğin elimize iğne batınca refleks ile hızlıca elimizi çekeriz, ancak aşı yapılacağı zaman iğne batmasına refleksif bir tepki göstermeyiz. Beyin kaçmamamız gerektiği için omurilik refleksini baskılamaya çalışır.

Refleksler kendi içerisinde kalıtsal (doğuştan gelen) refleksler ve şartlı (kazanılmış) refleksler olmak üzere ikiye ayrılır. Şartlı refleksler beyin tarafından öğrenildikten sonra alışkanlık olarak omuriliğe devredilen davranışları kapsamaktadır. Şartlı reflekslerin tekrar beyin tarafından düzeltilmesi mümkündür.

Çevresel Sinir Sistemi

Çevresel sinir sistemi, organizmaya içeriden ve dışarıdan gelen uyarıları reseptörlerle alır ve merkezi sinir sistemine iletir. Çevresel sinir sisteminde beyin ve omurilikten çıkan sinirler ve bu sinirlerin hücre gövdelerinden oluşan gangliyon denilen sinir düğümleri yer alır.

Beyin ve omurilikten çıkıp vücuda dağılan sinirlerden oluşur. Bu sinirler merkezi sinir sistemi ile vücudun diğer bölümleri arasında uyartıları (impulsları) taşıyan geniş bir sinir ağı oluşturur. Beyinden 12 çift, omurilikten 31 çift olmak üzere toplamda 43 çift sinir çıkışı gözlemlenir. Beyinden çıkan 10. çift sinire vagus siniri denir; bu sinir sindirim sistemi hariç iç organların çalışmasını yavaşlatır.

Çevresel sinir sistemi otonom (istemsiz) ve somatik (istemli) olmak üzere ikiye ayrılır.

Otonom Sinir Sistemi

Bilinçsiz ve istemsiz çalışan sinir sistemidir. İç organlara, düz kaslara, damarlara giden sinirlerden oluşmaktadır. Otonom sinir sisteminde genelde düzenli ve sistemli bir veri akışı bulunur. Bu yüzden nöronlarda hızlı iletim sağlayan miyelin kılıf bulunmaz. Beyinin zarar gördüğü durumlarda otonom sinir sistemi hasar görmediyse ve çalışıyorsa, kişi yaşamaya bitkisel hayatta devam eder.

Somatik Sinir Sistemi

Bilinçli yapılan hareketleri kontrol eden sinir sistemine somatik sinir sistemi denir. İskelet kaslarına giden miyelin kılıflı motor nöronlardan oluşur. Bu nöronların gövdeleri beyin veya omuriliktedir. Bu sinir sistemi; konuşma, yazma, koşma gibi istemli tepkileri kontrol eder.

Endokrin Sistemi ve Hormon

Vücudu denetlemek için kimyasal yöntemlerle iletişim kuran denetleyici ve düzenleyici sistemin parçasına endokrin sistem denir. Ürettiği salgıyı doğrudan kana veren bezlere endokrin bez adı verilir. Endokrin sisteminin salgısına hormon adı verilir. Hormonlar sadece kan içerisinde taşınır ve hedefledikleri hücrelere bağlanırlar.

Endokrin sistemdeki iletişim nöronlardaki gibi saniyeler içerisinde gerçekleşmez. Hormonlar, daha uzun süreler ve daha kalıcı etkilere sahiptir.

Ekzokrin bezler (dış salgı bezleri), salgılarını kanallar yardımıyla vücut boşluklarına veya vücut dışına bırakan bezlerdir. Süt bezleri, ter bezleri, tükürük bezleri, gözyaşı bezleri ekzokrin bezlerdir.

Hormonların Genel Özellikleri

  • Kan tarafından taşınır.
  • Çoğu hormon polimer yapıdadır.
  • Az miktarda hormonlar bile etki gösterebilir.
  • Hormonların normal durumdan az veya çok olması metobolizmayı bozucu etki yapar.
  • Büyüme hormonu (STH) ve tiroksin hormonu tüm vücutta etkisini gösterir.
  • Etkilerini yavaş ve uzun sürede gösterir.

Endokrin (İç Salgı) Bezleri

Başlıca iç salgı bezleri; hipotalamus, tiroit bezi, hipofiz bezi, epifiz bezi, paratiroit bezi, timüs bezi, pankreas, böbrek üstü bezleri ve eşeysel bezlerdir.

Hipofiz Bezi

Ara beynin ön tarafında bulunan hipofiz bezini hipotalamus denetler. Hipotalamusun iki tür salgısı vardır: Birinci tür salgılarını hipofizin arka lobuna taşır, gerektiğinde buradan kana salgılanır. Bu hormonlar antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin hormonlarıdır. İkinci tür salgılar ise, hipofiz bezinin ön lobunun çalışmasını düzenleyen salgılatıcı hormon (RF – releasingfactor) ve hormon salgılamasını durduran engelleyici hormonlardır. Ön ve arka hipofiz olmak üzere iki lobu bulunan endokrin bezdir.

Ön Hipofiz Bezi Salgıları

Ön hipofiz lobunun hormon salgılaması, hipotalamusun salgılatıcı ve engelleyici hormonları tarafından kontrol edilir. Ön hipofiz hormonları şunlardır:

Büyüme hormonu [Somatotropin hormon (GH)]

  • Büyüme hormonu bütün vücut hücrelerini etkiler.
  • Uzun kemiklerin epifiz bölgesini ve hücrelerin metabolizmasını etkiler.
  • Büyüme hormonu sayesinde RNA sentezi, protein sentezi artar.
  • İnsanlarda görülen bazı büyüme bozuklukları, büyüme hormonunun normal olmayan miktarda üretimine bağlıdır.
  • Çocukluk döneminde büyüme hormonu çok fazla salgılanırsa devliğe (gigantizm) neden olur.
  • Ergin bireylerde bu hormonun aşırı üretimi el, ayak ve baştaki kemiklerde anormal büyümeye (akromegali) sebep olur.
  • Çocukluk döneminde büyüme hormonunun yetersiz salgılanması cüceliğe (dwarfizm) neden olur.

Tiroit uyarıcı hormon (TSH)

  • TSH hormonu tiroid bezini uyararak çalışmasını düzenler. Çok fazla TSH hormonu salınması tiroid bezini büyütür.

Adrenokortikotropik hormon (ACTH)

  • Böbreküstü bezini uyararak çalışmasını düzenler.

Folikül uyarıcı hormon (FSH)

  • Kadında yumurtalıkları (ovaryumu) etkileyerek yumurta üretimini (oogenez) sağlar.
  • Erkekte testisleri (er bezlerini) etkileyerek sperm üretimini (spermatogenez) sağlar

Lüteinleştirici hormon (LH)

  • Erkekte spermin olgunlaşmasını ve testislerin testesteron salgılamasını sağlar.
  • Kadında, yumurtalıkta ovulasyonu (yumurtlama) ve korpus luteum (sarı cisim) oluşumunu sağlar.

Prolaktin (PRL) veya diğer adıyla lüteotropik hormon (LTH)

  • LTH sadece dişilerde bulunur.
  • Annelik içgüdüsünün gelişmesini sağlar.
  • LTH meme bezlerinin gelişimini, süt yapımını ve salgılanmasını sağlar.

Melanosit uyarıcı hormon (MSH)

  • Deride bulunan melanin pigmentinin dağılımını kontrol eder.
  • İnsanlarda MSH hormonu, yağ metabolizmasını etkiler.
  • Eksikliğinde albino (renksiz) bireyler olur.

Arka Hipofiz Bezi Salgıları

Arka hipofiz lobu, hipotalamusla bağlantılıdır. Hipotalamusta üretilen antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin hormonu arka hipofiz lobundan depolanır ve gerektiğinde buradan salınır.

Oksitosin

  • Sadece dişilerde, doğum sırasında salgılanan bir hormondur.
  • Doğum sancısının oluşmasını ve devamında sütün süt kanallarına salınmasını uyarır.
  • Bu nedenle bazen doğum sırasında doğum sancısı oluşturmak için enjekte edilir.

ADH (antidiüretik hormon veya diğer adıyla vazopressin)

  • Böbreklerden suyun geri emilimini artırarak, vücudun su dengesini ayarlar.
  • Az salgılanırsa vücuttan idrarla fazla su kaybı olur ve sık idrara çıkılır. Susuzluk duygusu çok olur.
  • Sık idrara çıkma, çok su içme şeklindeki bu hastalığa Diabetes insipidus (şekersiz şeker hastalığı) denir.
  • ADH aynı zamanda damarları daraltarak kan basıncını artırır.

Tiroit Bezi

Hipofizden salınan TSH hormonu ile aktivitesi denetlenen tiroit bezi gırtlak üzerinde iki loblu bir bezdir. Tiroit bezinden tiroksin ve kalsitonin hormonları salgılanır.

Trioksin

  • Vücutta bazal metabolizma hızını, hücresel işlevlere enerji sağlamak amacıyla mitokondrilerin sayısını ve aktivitesini arttırır.
  • Vücudun bütün hücreleri bu hormondan etkilenir.
  • Yapısında %65 oranında iyot (I) minerali bulunur ve protein yapılıdır.
  • Gelişme döneminde tiroksin az salgılanırsa; kretenizm (ahmaklık) hastalığı olur.
  • Erginlik döneminde az salgılanırsa; miksodema hastalığı olur. Bu hastalıkta metabolizma hızı yavaşlar ve uyuşukluk hissedilir.
  • Yetişkinlik döneminde az salgılanırsa; guatr hastalığı olur.
  • Deniz ürünleriyle beslenmek ve iyotlu tuz kullanmak bu eksikliğin önlenmesinde etkili bir rol oynar.

Kalsitonin

  • Kanın kalsiyum Ca+ düzeyini ayarlar.
  • Kandaki kalsiyum miktarı arttığında tiroid bezinden kalsitonin hormonu salgılanır ve kandaki kalsiyum kemiklere geçer.
  • Kalsitonin, kalsiyum miktarını ayarlamak için böbreklerdeki kalsiyum geri emilim sürecini azaltır.
  • Kalsitonin hormonunun azlığında; kemiklerde zayıflık, güçsüzlük ve kemik erimesi gibi sorunlar gözlemlenir.

Paratiroit Bezi

Paratiroit bezi, tiroit bezinde konumlanmış dört küçük bezden oluşur. Salgıladığı hormona parathormon adı verilir.

  • Parathormon, kandaki kalsiyum derişimini yükseltirken fosfat derişimini azaltır.
  • Kemiklerden kana Ca+ geçişini sağlar.
  • Böbreklerden ve bağırsaklardan Ca+ geri emilimini artırır.
  • Parathormon az salgılanırsa kramp (tetani) ve kanama durumlarında kan pıhtılaşmasında gecikme gözlemlenir.
  • Pahathormon çok salgılanırsa böbrek taşına ve kemik zayıflığına neden olur.

Böbrek Üstü Bezi

Böbrek üstü bezleri her iki böbreğin üzerinde bulunur ve böbreklerden bağımsız çalışır. Diğer organlara göre çok fazla kılcal damar ağına sahiptir. Kabuk (kortex) ve öz (medula) bölgelerinden oluşur.

Kabuk (Kortex) Bölgesi Salgıları

Kabuk (kortex) bölgesinden; aldosteron, kortizol ve eşey hormonları salgılanır.

Kortizol Hormonu

  • Kortizol hormonu strese karşı direnç sağlamada ve bağışıklığın baskılanmasında önemli etkilere sahiptir.
  • Vücuttaki glikoz metabolizmasından sorumlu hormondur.
  • Kan glikozunu artırır.
  • Protein ve yağların yıkılıp glikoza dönüşmesini sağlar.
  • Glikozun yıkımını önler
  • Vücudu karbonhidrat dışı enerji kaynaklarına yöneltir.
  • Karaciğerde depolanan glikojeni artırır.

Aldosteron Hormonu

  • Kanda, hücre içi ve dışı sıvılardaki iyon derişimini düzenler.
  • Böbrekleri etkileyerek nefron kanallarından Na+ ve CL− iyonlarının geri emilimini artırıp, K+ iyonunun idrarla atılmasını sağlar.
  • Az salgılanması durumunda, Na+ ve Cl− geri emilimi azalır, kan basıncı düşer, doku sıvısı azalır ve bunun sonucunda halsizlik gözlemlenir. K+ atılamadığı için deride birikir. Bu hastalığa Addison (tunç) hastalığı denir ve deri tunç rengi olur.
  • Çok salgılanırsa kan basıncı yükselir ve doku sıvısı (ödem) artar.

Eşey Hormonları

  • Eşey hormonları böbrek üstü bezlerinden az miktarda salgılanır.
  • Salgılanan bazı eşey hormonları; androjen, östrojen ve progesterondur.
  • Bu eşey hormonlarına adrenal eşey hormonları denir.

Öz (Medula) Bölgesi Salgıları

Öz (medula) bölgesinden salgılanan hormonlar ise adrenalin ve noradrenalindir.

Adrenalin (Epinefrin)

  • Herhangi bir tehlike karşısında kalp atımını hızlandırır, kan basıncını yükseltir, göz bebeklerini büyütür.
  • Stres durumunda enerji üretimini ve kullanımını sağlar.
  • Bunlara bağlı olarak vücudun oksijen tüketimi artar.
  • Karaciğerdeki glikojeni glikoza dönüştürerek kan glikozunun artmasını sağlar.
  • Adrenalin hormonu sayesinde beyin, kas ve kalp damarları genişleyerek ilgili organlara daha çok kan ve oksijen gitmesini sağlar.
  • Adrenalin sadece sindirim sistemi faaliyetlerini yavaşlatır.

Nöradrenalin (Nörepinefrin)

  • Adrenaline benzer etkileri vardır.
  • Kılcal damarların daraltılmasını ve böylece kan basıncının yükselmesini sağlar.
  • Kalp atış hızını arttırır, böylece vücut sıcaklığı artar.
  • Karaciğerdeki glikojenin glikoza yıkılmasını başlatır.

Karma Bezler

Karma bezler pankreas ve eşeysel bezlerden oluşur.

Pankreas

Pankreastan hem sindirim enzimleri hem de hormon salgılayan dokular bulunur. Pankreasta bulunan langerhans adacıkları hormon salgılayan hücre kümeleridir. Langerhans adacıkları pankreasın %1-2’sini oluşturur.

Langerhans adacıklarının alfa hücreleri glukagon hormonu salgılarken beta hücreleri insülin hormonu salgılar. İnsülin ve glukagon, kandaki glikoz düzeyini ayarlayan, birbirine zıt çalışan iki hormondur

İnsülin

  • Kan şekerini düşüren hormondur.
  • Kandaki şekerin hücrelere geçişini (beyin hücreleri hariç) kolaylaştırır.
  • Glikozun fazlasının çizgili kas hücrelerine girmesini sağlar
  • Ayrıca fazla glikozun karaciğerde glikojen şeklinde depolanmasını veya yağa dönmesini sağlar.
  • İnsülin azlığı şeker hastalığına neden olur. Şeker hastalığında da yüksek kan şekeri, idrarda glikoz, çok su içme ve sık idrara çıkma olur.

Glukagon

  • Kan şekerini arttıran hormondur.
  • Glukagon sadece karaciğer hücrelerini etkiler.
  • Glukagon hormonları karaciğere ulaştığında, karaciğer glikojenini glikoza çevirir ve kana verir.

Eşeysel Bezler

Dişide yumurtalıklarda, erkekte ise testislerde üretilen eşey hormonları, büyüme ve gelişmeyi düzenleyerek üreme döngülerini ve eşeysel davranışları kontrol eder. Steroid yapılı olan eşey hormonları, FSH ve LH hormonları tarafından kontrol edilerek üretilir.

Yumurtalık Hormonları

  • Dişide üreme sisteminde bir çif yumurtalık (ovaryum) bulunur.
  • Ovaryumlar östrojen ve progesteron hormonları üretir ve salgılar.

Östrojen:

  • Östrojen, ergenlik döneminde ikincil dişilik özelliklerinin (meme bezlerinin büyümesi, sesin incelmesi, omuzların dar olması, vb.) ortaya çıkmasını sağlar.
  • Bunun yanında yumurta kanalını, ovaryumu, döl yatağının (uterus) büyüyüp gelişmesini uyarır.
  • Ayrıca, rahim duvarında mitozu artırır.

Progesteron:

  • Progesteron ise döl yatağını, embriyonun tutunup gelişebilmesi için uygun hâle getirmek için rahim duvarının kılcal damar ağını zenginleştirir.

Testis Hormonları

  • Testis hormonları, testislerde bulunan leydig hücreleri tarafından testosteron hormonu salgılanır.
  • Testosteron, spermlerin olgunlaşmasını sağlar.
  • Ergenlik döneminde ikincil erkeklik özelliklerinin (sesin kalınlaşması, vücut kıllanması vb.) ortaya çıkmasını ve sperm oluşumu için testislerin normal gelişimini sağlar.

Timüs Bezi

Göğüs kemiğinin üzerinde bulunan endokrin bezdir. Timozin adında bir hormon salgılar. Timüs bezinin; büyüme, eşeysel olgunluğa ulaşma ve T lenfositlerini uyararak bağışıklık sistemi üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir.

Epifiz Bezi

Beyin yarım kürelerinin arasında bulunan endokrin bezdir. Salgısı melatonin hormonudur. Melatonin hormonu derinin renklenmesinde görev alır. Asıl işlevi ise, mevsimsel gün uzunluğu ve ışığa bağlı olarak vücudun biyolojik ritminin düzenlenmesini sağlamaktır.

Gece salgılanan melatonin hormonunun, gecenin uzunluğuna göre salgılanma miktarı artar. Bu hormon gece daha çok salgılanarak vücudun biyolojik ritminin düzenlenmesinde rol oynar.

Sinir Sistemi Rahatsızlıkları ve Korunması

Sinir sistemi rahatsızlıkları kalıtsal veya çevresel nedenlerden dolayı meydana gelebilmektedir. Çevresel nedenler genellikle zararlı alışkanlıklar olarak nitelendirilen sigara ve alkol tüketiminden kaynaklanmakla birlikte hava kirliliği gibi nedenlerden de kaynaklanabilmektedir. Sinir sistemi rahatsızlıklarının pek çoğu beyin yapısının ve fonksiyonlarının bozulmasından kaynaklanır. Multiple Skleroz (MS), Alzheimer, Parkinson ve epilepsi gibi hastalıklar sinir sistemi hastalıklarına örnek verilebilir.

Sinir sisteminin sağlığını korumak sinir sisteminin en küçük parçası nöronların sağlıklı kalmasını sağlayarak mümkündür. Nöronların sağlığı daha anne karnında başlar ve annenin bu dönemde yeterince folik asit (B9 vitamini) alması bebeğin nöron gelişimi açısından önemlidir.

Sinir sistemini korumak için B grubu vitaminler önemlidir ve eksikliği durumunda depresyon, dikkat eksikliği, unutkanlık vb. durumlar gözlemlenebilir. Günlük hayatta B vitamini omega 3 bakımından zengin besinlerden karşılayabiliriz. Bu yüzden düzenli olarak omega 3 bakımından besleyici balıkların tüketilmesi önerilir.

Düzenli B vitamini alımına ek olarak çevresel olumsuz etkileri en aza indirecek şekilde yaşantımızda değişiklik yaparak sinir sistemimizi koruyabiliriz. Düzenli uyuyarak ve spor yaparak vücudumuzun endorfin hormonu salgısını artırmayı sağlayabiliriz.

Bütün bu yöntemler sağlıklı sinir sistemimizin yapısının korunmasını sağlar.

Multiple Skleroz (MS) Hastalığı

Beyin ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki miyelin kılıfa akyuvar hücrelerinin zarar vermesinden kaynaklanan otoimmün (bağışıklık sisteminin yanlışlıkla vücudun normal dokularına saldırdığı bir durumdur) bir hastalıktır. Kılıfın hasar gördüğü yerler sertleşmiş dokulara dönüşür.

Bu sertleşmiş alana plak adı verilir. Bu plaklar, sinir sistemi içinde pek çok yerde oluşabilir ve sinirler boyunca mesajların iletilmesini engelleyebilir. Belirtileri, etkilenen sinir sistemi bölgesine göre farklılık gösterir. Hâlsizlik, karıncalanma, uyuşma, duyu eksikliği, denge bozukluğu, çift görme, görme azlığı, konuşma bozukluğu, titreme, kol ve bacaklarda sertlik, güçsüzlük, idrar kaçırma veya yapamama, erkeklerde cinsel güç azlığı en yaygın belirtileridir.

Alzheimer Hastalığı

Yaşanan olayları karıştırma ve hafıza kaybıyla tanımlanan bir çeşit bunama veya zihinsel bozukluktur. Yaşın ilerlemesine bağlı olarak hastalığın görülme sıklığı artar. Beynin; hafıza, bilinç, dikkat, farkındalık, düşünce, dil ve algılamada çok önemli işlevi olan beyin kabuğundaki ve limbik sistemdeki nöronların ölmesinden kaynaklanan bir hastalıktır. Beyin kabuğunda anormal protein birikimi ya da bellek bölgesinde asetilkolin azlığı da bu hastalığın nedenlerindendir. Limbik sistem, kısa süreli hafıza üzerinde etkili olduğu için hastalığın etkisiyle yakın geçmiş zor anımsanır.

Parkinson Hastalığı

Parkinson Hastalığı , motor (hareket) fonksiyonlarının bozulmasıdır. Belirtileri; kas titremeleri, denge bozukluğu, eğik duruş ve ayakları sürüyerek yürüme şeklinde gözlemlenmektedir. Yüz kasları hareketsiz ve donuk bir ifadeyle yüze sabitlenmiştir. Alzheimer hastalığı gibi, ilerleyen yaşlarda görülme sıklığı artan bir hastalıktır.

Epilepsi Hastalığı

Epilepsi (Sara); çeşitli nedenlere bağlı olarak bir grup beyin hücresinde anormal elektrik yayılması sonucu ortaya çıkarak bilinç kaybına yol açan, motor ve duyusal fonksiyon bozukluğudur. Hastalık kendisini nöbetler hâlinde gösterir. İnsan; beyin travması, ateş yükselmesi gibi çeşitli nedenlerle epilepsi nöbeti geçirme potansiyeline sahiptir. Nörona ardı ardına gelen uyarılar, impulsun kimyasal olaylarla gerçekleşmesi nedeniyle, aktarımın belli bir noktadan sonra yavaşlamasına, dolayısıyla sinaptik iletimin yorulmasına neden olur. Böylece nöbet olayı gerçekleşir.

İnsanların yaklaşık %5’inin yaşamlarının herhangi bir döneminde en az bir kere epilepsi nöbeti geçirdiği bilinmektedir

Depresyon

Depresyon, günlük hayatta yapmaktan keyif alınan etkinliklere ilginin azalması, mutsuzluk, ümitsizlik, değersizlik hissi, iştah kaybı, düşünmede ve konsantre olmada azalma ve uykusuzluk gibi belirtilerle tanımlanan bir hastalıktır. Noradrenalin, serotonin ve dopamin salgılayan nöronların aktivitelerindeki azalmaya veya genetik faktörlere bağlı olduğu düşünülmektedir. Depresyon, konuşma terapileri ya da antidepresan ilaç kullanımıyla tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bu nedenle depresyonda olduğunu düşünen kişiler mutlaka uzmanlardan yardım alarak tedavi olmalıdır.

Duyu Organları I: Deri ve Göz

Canlıların dış çevreden gelen uyarıların algılanmasını sağlayan ve bu uyarıları duyu nöronlarına ileten organlara duyu organları denir. Duyu nöronları organlardan almış olduğu uyarıyı merkezi sinir sistemindeki ilgili bölgeye ulaştırır. Dış çevredeki uyarıları, duyu organlarındaki özelleşmiş hücreler alır. Bu hücreler sinir uçlarından veya epitel hücrelerinden oluşur. Bu hücrelere reseptör (almaç) denir.

Reseptörler iç ve dış reseptör olmak üzere ikiye ayrılır. Dış reseptör; dış çevreden gelen uyarıları alan reseptörlere denir. İç reseptör; kan basıncı, vücut sıcaklığı, kandaki su yoğunluğu gibi içsel uyarıları algılayan reseptörlere denir. Farklı çeşit ve sayıdaki bu reseptörler işlevine göre vücuda dağılmıştır.

  • Tat, koku gibi kimyasal uyarıları kemoreseptörler alır.
  • Işığa duyarlı olanlar fotoreseptörler alır.
  • Sıcak ve soğuğa duyarlı olanlar termoreseptörler alır.
  • Basınç, hareket, ses, dokunma gibi uyarıları alanlar da mekanoreseptörlerdir.
  • Ağrı duygusunun algılanmasında ağrı reseptörleri görev alır.

Duyu organları; deri, göz, burun, kulak ve dil olmak üzere beşe ayrılır.

Deri

Deri tüm vücudu saran ve beyne en çok bilgi ileten duyu organı deridir. Yeni doğan bebeklerin dış ortamı özellikle dokunarak tanımaya başlama nedeni derinin bu özelliğidir. İşlevsel açıdan vücudun deri ile kaplanması sayesinde deri; vücut sıcaklığının düzenlenmesi, su kaybının önlenmesi, fiziksel ve kimyasal etkilerden vücudun korunması, solunuma ve boşaltıma yardımcı olma gibi pek çok fonksiyonda görev alır.

Derinin Yapısı

Derinin yapısı bağ doku ve çok katlı epitel dokudan oluşmuştur. Epitel dokunun yapısında, vücudun iç ve dış yüzeyini örten hücreler ile salgı yapabilen bez hücreleri vardır. Deride bulunan ve salgı yapan epitel hücreleri vücutta bulunduğu yere göre ter, tükürük, gözyaşı gibi maddeler salgılar. Deri; üst deri (epidermis) ve alt deri (dermis) kısımlarından oluşmaktadır.

Üst Deri (Epidermis)

Üst deri; ölü olan korun ve canlı olan malpighi tabakasından oluşmaktadır. Üst deriyi besleyen herhangi bir kılcal kan damarı veya sinir ağı yoktur. Üst derideki canlı hücrelerin besin ihtiyacı bir alt tabakadan difüzyon sayesinde giderilir. Üst deride bulunan melonosit hücrelerinin sitoplazmasında melanin pigmenti bulunur ve deri renginin oluşmasını sağlar.

Korun tabakası: protein yapılı keratin içeren cansız hücrelerden oluşur. Zaman zaman parçalar halinde dökülerek yeniden oluşturulur. Korun tabakasından saç, tırnak gibi yapılar meydana gelir.

Malpighi tabakası: çok katlı yassı epitel bir yapıdadır. Malpighi tabakasındaki hücreler canlıdır.

Alt Deri (Dermis)

Alt deride kan damarları, sinirler, duyu reseptörleri, kıl kökleri, lifler, ter-yağ bezleri ve düz kaslar bulunur.

Kan damarları: derinin beslerken vücut sıcaklığının da ayarlanmasını sağlar.

Ter bezleri: terlemeyle vücut sıcaklığının ayarlanmasını sağlar. Hemen hemen tüm vücut yüzeyinde bulunur.

Serbest sinir uçları: dokunmaya, aşırı sıcağa ve iltihaplanmaya karşı duyarlıdır. Ayrıca ağrı reseptörü olarak da görev yapar.

Yağ bezleri: kılı saran keseciğe salgısını verip, derinin yumuşak kalmasını sağlar. Bu yüzden yağ bezleri yüzde, kafada ve alındaki deride daha fazla bulunurken ayak ve el ayasında bulunmaz.

Düz kaslar: kıl köklerine yapışıktır ve kılın hareketini sağlar.

Meissner cisimciği: kılsız derinin dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. Avuç içi, ayak tabanı ve dudaklarda bulunur.

Merkel cisimciği: kişinin derisi üzerinde sürekli temasta olan nesnelerin varlığını tespit eden, sabit durum sinyalleri vermekten sorumlu olan reseptörlerdir. Derinin hemen alt kısmında kabartı şeklinde gruplar hâlinde bulunur. Derinin kıllı kısımlarında ve parmak uçlarında yoğun olarak bulunur.

Pacini cisimciği: sinir akson uçlarının kendi etrafında kıvrılmasıyla meydana gelmiştir. Basınç ve gerilme duyusunu alan reseptördür. Ellerde ve ayak alt derisinde yoğun olarak bulunur.

Krause cisimciği: soğuğu, ruffini cisimciği sıcağı algılar.

Alt Derideki Reseptörler

Derinin içerdiği duyu reseptörlerinin derideki konumu, duyarlı olduğu uyarana göre değişir. Örneğin, kuvvetli basınca duyarlı reseptörler derinde, hafif dokunmaya duyarlı reseptörler dermisin yüzeyine yakın yerde bulunur. Deride bulunan duyu reseptörleri; meissner cisimciği, merkel cisimciği, pacini cisimciği, krause cisimciği, ruffini cisimciği ve serbest sinir uçlarıdır.

Göz

Göz ışığı algılayarak görmeyi sağlayan duyu organıdır. Işık, göz reseptörlerini uyarır ve impulslar oluşturur. İnsan gözü, yaklaşık olarak 380-760 nanometre (nm) arasındaki dalga boyuna sahip ışığı görebilir. Göz; kaş, kirpik ve göz kapağı tarafından korunur.

  • Göz kapakları zararlı maddelerin göze girişini engeller.
  • Gözyaşı bezleri, gözyaşı üreterek gözün kurumasını önler ve gözü temizler.
  • Gözyaşında bulunan lizozim enzimleri, göze giren mikropları öldürür.
  • Göz kasları, göz küresinin hareketini sağlar ve iki gözü aynı anda hareket ettirir.

Gözün Yapısı

Göz dıştan içe doğru üç tabakadan oluşur: Bu tabakalar sert tabaka (sklera), damar tabaka (koroid) ve ağ tabakadır (retina).

Sert Tabaka (Sklera)

  • Gözün en dış tabakasını oluşturan tabakadır.
  • Gözün beyaz kısmıdır; bu nedenle göz akı olarak da bilinir. Kan damarı içermez.
  • Göz kaslarının bir ucu bu tabakaya tutunarak göz küresinin hareket etmesini sağlar.
  • Bağ dokudan oluşur ve gözü dış etkilere karşı korur.
  • Gözün şeklini veren tabakadır.
  • Gözün ön kısmında saydamlaşıp kubbeleşerek korneayı (saydam tabaka) oluşturur.
  • Kornea göze gelen ışığı kırarak ışığın göz merceğine ulaşmasını sağlar.

Damar Tabaka (Koroid)

  • Gözü besleyen kan damarlarının bulunduğu tabakadır.
  • İçerdiği melanin pigmentinden dolayı koyu renkte görünür. Bu nedenle gözün içi karanlık oda halini alır.
  • Karanlık oda sayesinde gözün içinde ışık yansıması olmaz yani net görüntü elde edilir.
  • Damar tabaka önde korneaya bakan kısmında kalınlaşarak irisi oluşturur ve merceği tutar.
  • İris göze rengini veren kısımdır ve ortasında siyah bir nokta hâlinde olan, ışık miktarına göre çapı değişen göz bebeği bulunur.
  • Göz bebeği, göze giren ışık miktarını ayarlar. Bu duruma ışık uyumu denir. Fazla ışıkta göz bebeği küçülür ve gözün fazla ışıktan zarar görmesini engeller. Az ışıkta da göz bebeği büyür.
  • Damar tabaka düz kaslarla birlikte kirpikli cisimi oluşturur. Uzaktaki ve yakındaki cisimlere bakılırken kirpikli cisim kasları kasıp-gevşeterek mercek kalınlığını ayarlar. Böylece gözün istenen uzaklığa odaklanması sağlanır. Bu duruma göz uyumu denir.
  • Gözde saydam tabaka ile iris arasındaki boşluğa ön oda, iris ile göz merceği arasındaki boşluğa ise arka oda dneir. Her iki odanın içi de kirpikli cisim tarafından salgılanan sıvıyla doludur.
  • Mercek ile ağ tabakası (retina) arasındaki boşluğa karanlık oda denir. Bu boşluk camsı cisim denen bir sıvıyla doludur. Gözün şeklinin sabit kalmasını sağlar.
  • Ön ve arka oda içerisindeki sıvının dengesinin bozulması ile sıvı basıncı değişebilir. Bu duruma göz tansiyonu denir.

Ağ Tabaka (Retina)

  • Gözün en iç kısmıdır. Bu kısımda fotoreseptörler ve görme sinirleri bulunur.
  • Mercekten kırılan ışınlar retina üzerine düşer.
  • Retinada ışığı algılayan reseptörler ve ağ şeklinde dağılmış sinir hücreleri bulunur.
  • Retinada fotoreseptörler bir bölgede yoğunlaşmıştır. Bu yoğun noktaya sarı benek denir. Retinaya ulaşan ışınların burada toplanır.
  • Görme sinirlerinin göz küresinden çıktığı bölgeye kör nokta adı verilir. Burada reseptör yoktur.
  • Retinada bulunan fotoreseptörler koni ve çubuk hücreleri olmak üzere ikiye ayrılır.

 Koni Reseptörler

  • Koni reseptörler renkli görmeyi sağlar.
  • Koni reseptörler renkleri algılamayı sağlar.
  • Renkli görmeyi sağlayan koni reseptörleri mavi, yeşil, kırmızı renklere duyarlıdır.
  • Bu üç çeşit koni reseptörü farklı renklerin görülmesini gerçekleştirebilmek için rengine göre birlikte çalışırlar.
  • Bu sayede tüm renklerin görülmesi sağlanır.
  • Koni reseptörlerinin herhangi birinin kalıtsal yapısının bozukluğu renk körlüğüne neden olur. Çünkü ara renklerin algısı için bu üç ana koni reseptörüne ihtiyaç duyulmaktadır.

Çubuk Reseptörler

  • Çubuk reseptörleri ışığa duyarlılık eşiği düşük olduğu
  • için az ışıkta bile görmeyi sağlar.
  • Çubuk reseptörler şekli görmeyi sağlar.
  • Çubuk reseptörlerinde rodopsin adı verilen protein bulunur.
  • Rodopsin proteini farklı ışık şiddetlerine karşı duyarlıdır ve düşük ışık şiddetinde bile görmenin sağlanabilmesi için impulsu başlatır.
  • Rodopsin, A vitamini ile birlikte çalıştığından, A vitamini yetersizliğinde gece körlüğü sorunu ortaya çıkar.

 

Görme Mekanizması

Görme olayı yukarıdaki gibi gerçekleşir. Ancak ışığın kırılması ve sarı benekte oluşan görüntünün bu kırılma sonucu ters bir görüntü oluşturması yüzünden görme sinirleri beynin optik kiyazma denilen bölgesinde çaprazlanır. Bu çaprazlanma sonucu beyinde görüntü düz oluşur.

Göz Kusurları

Doğuştan gelen veya sonradan çeşitli nedenlerle ortaya çıkan bazı göz kusurları, görüntünün retina üzerine tam düşmesini engeller. Bu durumda net görüntü sağlanamaz. Miyopi, hipermetropi, astigmatizm, presbitlik, glokom (göz tansiyonu) sıkça rastlanan göz kusurlarındandır.

Miyop: göz küresinin önden arkaya doğru çapının uzun olması veya göz merceğinin normalden daha şişkin olması durumunda ortaya çıkan göz kusurudur. Görüntü, retinanın önüne düştüğü için uzak nesneler net görülemez. Bu görme kusuru, kalın kenarlı merceklerle düzeltilebilir.

Hipermetrop: göz küresi çapının normalden kısa olması veya göz merceğinin normalden ince olması nedeniyle görüntünün retinanın arkasına düşmesi durumudur. Yakını iyi görememe sorunu olan hipermetropi, ince kenarlı merceklerle düzeltilebilir.

Astigmatizm: kornea veya göz merceğindeki şekil bozuklukları sonucunda ışık farklı açılarda kırılır ve retina üzerine dağınık düşer. Retina üzerine dağınık düşen ışınlar nedeniyle net görüntü oluşmaz. Bu göz kusuru, iç içe geçmiş farklı kırma indisine sahip iki mercekten oluşan silindirik mercekle düzeltilebilir.

Presbitlik: yaşlanmaya bağlı olarak mercek esnekliğinin yitirilmesi sonucu ışığın az kırılması ile oluşan göz hastalığıdır. Görüntü retinanın arkasına düşer. İnce kenarlı mercek kullanılarak düzeltilir. Bu göz kusurunda, yakını net görememe problemi yaşanır.

Göz tansiyonu: ön ve arka oda içerisindeki sıvının dengesinin bozulması ile sıvı basıncı değişebilir. Bu duruma göz tansiyonu denir. Normalde gözde göz sıvısı devamlı olarak üretilir ve dengeli bir şekilde sıvının fazlası göz kanalları aracılığıyla atılır. Böylece göz içi sıvı basıncı normal sınırlar içinde tutulur. Göz sıvısının boşaltılmasını sağlayan kanallarda bir tıkanıklık meydana gelirse gözün iç basıncı artar.

Duyu Organları II: Kulak, Burun ve Dil

Farklı çeşit ve sayıdaki reseptörler işlevine göre vücuda dağılmıştır.

  • Tat, koku gibi kimyasal uyarıları kemoreseptörler alır.
  • Işığa duyarlı olanlar fotoreseptörler alır.
  • Sıcak ve soğuğa duyarlı olanlar termoreseptörler alır.
  • Basınç, hareket, ses, dokunma gibi uyarıları alanlar da mekanoreseptörlerdir.
  • Ağrı duygusunun algılanmasında ağrı reseptörleri görev alır.

Duyu organları; deri, göz, burun, kulak ve dil olmak üzere beşe ayrılır. Önceki yazıda deri ve göz işlenmiştir. Deri ve göz konusu için burayı tıklayın.

Burun

Burun koku alma ve solunumun yapılmasını sağlayan duyu organıdır. Burun kıkırdak ve kemik dokudan oluşur. İçerisinde mukus salgılayan epitel doku bulunur. Epitel hücrelerinin çoğu, mukus salgılayan goblet hücreleridir. Salgılanan mukus ve burun içindeki kıllar havayı süzer.

Burun boşluğunun üst tarafında koku bölgesi (alanı) bulunur. Reseptör hücreleri ve epitel hücrelerini içeren bu alana sarı bölge denir. Koku reseptör hücreleri, impulsları doğrudan beynin koku soğancığına gönderir. Reseptörlerin silleri, burun boşluğunu kaplayan mukus tabakasının içerisine uzanır. Farklı kokular için seçilmiş hücreler, burun boşluğunda karışık olarak yerleşmiş durumdadır.

Kokunun Algılanması

  1. Koku reseptör hücrelerinde uyarılma, koku maddesinin hücre zarı yüzeyine temas etmesiyle başlar.
  2. Koku maddesi önce mukus içinde difüzyona uğrar. Sonrasında ise zarda bulunan reseptör, proteinlere bağlanır. Maddenin kokusunun alınabilmesi için maddenin gaz hâlinde ve mukusta çözünmüş olması gerekir.
  3. Madde mukusta çözününce reseptörde impulsu başlatır. Koku soğancığındaki sinirler, talamusa uğramadan doğrudan beyin kabuğundaki ilgili merkeze impulsları taşır ve koku algılanır.

Aynı koku ile uzun süreli uyarılmak, koku duyusunu yorar. Bir süre sonra koku hissedilmez. Bu durum insanın kötü kokulara dayanabilmesini sağlayan önemli bir adaptasyondur. Doğuştan bazı nedenlerle kokuları algılayamama durumuna koku körlüğü denir.

Kulak

Kulak, vücudun işitme ve denge organıdır. İnsan kulağı 0-140 desibel veya 20-20.000 hertz (Hz) aralığındaki sesleri duyabilmektedir. 85 desibelin üstündeki seslerin şiddeti, kulak zarına zarar vererek işitme kaybına neden olabilir.

Kulağın Yapısı

Kulak yapısı üç bölümde incelenmektedir: dış kulak, orta kulak ve iç kulak.

Dış Kulak

  • Dış kulak yalnızca memelilerde bulunur.
  • Dış kulağın yapısında kulak kepçesi, kulak yolu ve kulak zarı bulunur.
  • Elastik kıkırdak yapıda olan kulak kepçesi, ses dalgalarını toplayarak yaklaşık üç santimetre uzunluğundaki kulak yoluna iletir.
  • Dış kulak yolunda bulunan bazı hücreler salgı üreterek ortamı nemlendirir. Üretilen salgı, toz taneciklerinin kulak zarına ulaşmasını önler (kulak kiri oluşumu).
  • Kulak zarı ince ve yarı saydamdır.

Orta Kulak

  • Orta kulak, kulak zarı ile başlayıp oval ve yuvarlak pencereye kadar uzanan bölümdür.
  • Çekiç, örs, üzengi, kemikleriyle bu kemiklere bağlanan kas bağları ve östaki borusu orta kulakta yer alır.
  • Havadaki titreşimler, kulak zarı üzerinden çekiç, örs ve üzengi (kemik köprü) kemikleri aracılığıyla iç kulağın sıvı ortamına taşınır.
  • Kemik köprüde yer alan çekiç kemiğinin sapı, kulak zarına bağlıdır.
  • Üzengi kemiğinin tabanı ise oval pencereye bağlanır.
  • Östaki borusu, yutak ile orta kulak arasında uzanır.
  • Yutak tarafındaki ucunda çoğu zaman kapalı duran bir kapakçık bulunur. Yutkunma esnasında bu kapakçığın açılıp kapanması kulak zarında hissedilebilir.
  • Östaki borusunun görevi, orta kulaktaki hava basıncı ile dış ortamdaki basıncın aynı seviyede kalmasını sağlamaktır. Burun veya boğaz boşluğundaki mikroplar östaki borusu yoluyla orta kulağa ulaşır ve enfeksiyona neden olur. Bu enfeksiyon antibiyotikle tedavi edilir.
  • Geniz etinin normalden büyük olması ve çeşitli alerjik reaksiyonlardan dolayı östaki borusunda ödem (şişlik) veya sıvı toplanması meydana gelebilir. Bu durum da enfeksiyona yol açar. Bu enfeksiyonlar, ameliyatla veya antibiyotikle tedavi edilir. Oluşan bu enfeksiyonlara orta kulak iltihabı denir.
  • Orta kulak iltihabı çocuklarda daha sık rastlanır. Bunun nedeni östaki borusunun çocuklarda düz ve kısa olmasıdır. Biberonla beslenme, sigara dumanında kalma gibi etkenler çocukların orta kulak iltihabına yakalanma olasılığını artırır.

İç Kulak

  • İç kulakta işitmeden sorumlu salyangoz (kohlea) ile dengeden sorumlu yarım daire kanalları, kesecik ve tulumcuk bulunur.
  • Salyangoz (kohlea), yan yana duran ve salyangoz kabuğu gibi kıvrılmış üç kanaldan oluşan bir tüptür. Üstteki vestibüler kanal ile alttaki timpanik kanalın içi perilenf sıvısı ile doludur.

İşitme Olayının Gerçekleşmesi

  1. İşitmenin gerçekleşmesi sırasında öncelikle ses dalgaları, kulak kepçesi tarafından toplanır.
  2. Kulak yolu boyunca taşınan ses dalgalarıyla kulak zarının titreşmesi sağlanır.
  3. Kulak zarından kemik köprüye geçen ses dalgalarının titreşim şiddeti arttırılarak oval pencereye verilir.
  4. Oval pencereden içeri giren ses titreşimleri, vestibular kanal içinde yer alan perilenf sıvısında basınç dalgası oluşturur.
  5. Bu basınç dalgası kohlear kanalı ve temel zarı hareket ettirir. Çatı zarı tarafından mekanoreseptörlerin tüyleri eğilir ve reseptörlerde impuls oluşur.
  6. Oluşan impuls, önce talamusa, sonra da beyin kabuğundaki işitme merkezine giderek doğru ve net ses olarak anlam kazanır.
  7. Kanallarda oluşan basınç dalgaları timpanik kanalın sonundaki yuvarlak pencereye çarptığında yok olur ve bu sayede korti organı yeni titreşimlere hazır hâle gelir.

Kulaklar ve Denge

  • İç kulakta işitme merkezinden başka vücut dengesinde görevli merkezler de bulunur. Vücutta statik denge ve dinamik denge olmak üzere iki denge olayı vardır.
  • Statik denge, vücut pozisyonunun dikey düzlemde yer çekimine göre ayarlanmasıdır.
  • Dinamik denge; hızlanma ve yavaşlama, dönme gibi hareketlerde vücut pozisyonunun korunmasıdır.
  • İç kulakta yer alan yarım daire kanalları, tulumcuk ve kesecik denge merkezi olan beyinciğe çeşitli impulslar göndererek dengenin sağlanmasına yardımcı olur.
  • Yarım daire kanalları; vücudun dönüş hareketlerini, ileri-geri, sağa-sola bükülmeleri (açısal hareketleri) algılar.
  • Yarım daire kanallarının ucunda ampulla denen yapılar bulunur.
  • Ampullaların içinde tüy hücreleri (almaç) vardır. Etrafında endolenf sıvısı bulunur. Vücut hareketlendiğinde endolenf sıvısı da hareketlenir ve tüy hücrelerini büker.
  • Hızla dönmekteyken aniden durulduğu zaman, iç kulaktaki sıvının hareketi hemen durmadığı için hücrelerin uyarılması devam eder ve baş dönmesi yaşanır.
  • Tulumcuk ve kesecik ise yerçekimine ya da doğrusal harekete göre uyarılır ve beyinciği durumdan haberdar eder. Kesecik ve tulumcuğun içinde otolit (denge taşları) adı verilen, kalsiyum karbonattan yapılmış kristaller bulunur. Baş; sağ-sol ya da yukarı aşağı yönde hareket ettiğinde otolit taşları da hareketlenir.

Dil

  • Tat alma organı olarak görev yapan dil, aynı zamanda sindirime yardımcı olmakla beraber insanlar için konuşmayı sağlayan bir organ görevindedir.
  • Vücudun en güçlü çizgili kası dildir.
  • Dilin üzerini örten epitel dokudaki papilla denilen, kabarcık ve çıkıntı şeklinde gözlemlenebilen tat tomurcukları yer alır.
  • Bu reseptörlerin her birisi tatlı, tuzlu, ekşi, acı ve umami (lezzetli) olmak üzere bütün tatları alır. Yani dilin her bölgesinden her tat alınabilir.
  • Yalnızca dil mukusunda çözünen maddelerin tadı algılanabilir.
  • Yaşlandıkça tat tomurcuklarının sayısı azalır.
  • Dildeki duyu reseptörleri yaklaşık 10-30 saatte bir yenilenir.

Tat Duyusunun Algılanması

Her tat tomurcuğunda yapısal açıdan farklı dört tip tat reseptör hücresi vardır:

  • Tuzlu tat, yemek tuzu tarafından;
  • Ekşi tat, hidrojen iyonu tarafından;
  • Tatlı tat, proteinler yoluyla;
  • Acı tat ise kapsaisin gibi çeşitli maddeler yoluyla tanınır.
  • Yaygın olarak bilinen bu tatlardan başka, son yıllarda beşinci tat olarak ortaya çıkan umami (Japoncada “lezzetli” anlamına gelir) tadı, glutamat maddesinin algılanmasıyla tanınır.

Reseptör hücrelerin tüyleri tomurcuğun tat deliğindedir. Duyu sinirleri reseptör hücreleri sarar ve onlarla sinaps yapar. Tat reseptörleri de koku reseptörleri gibi sıvıda çözünen maddelerle uyarılan kemoreseptörlerdir. Tat ve koku alma reseptörlerinin beyne gidiş yolları farklıdır. Ancak tat ve koku duyusu birbiriyle etkileşimli duyulardır. Koku alma sistemi sinüzit, grip, nezle gibi nedenlerle engellenirse tat alma duyusu azalır. Aşırı sıcak ve soğuk yiyecekleri art arda tüketmek, tat duyusunun zarar görmesine sebep olur.

Şerif PAÇACI

Sosyal Medyada Paylaş

99 Görüntülenme

Eklenme Tarihi: 01.04.2021 13:59
Son Güncelleme: 01.04.2021 14:58

0 Yorum

İPTAL
Bu işlemi gerçekleştirebilmek için giriş yapmanız gerekmektedir!